Kadın Hakları ve Satranç

Yaşamıma ve sözlerime yüzeysel bakanlar, benim “pro-feminist” olduğumu söyleyebilir. Çok hatalı da değil ama oldukça eksik.
Platon, “Devlet” kitabında demokrasiyi eleştirirken şunu söylüyordu: “Bir gemide gidiyorsunuz. Gemiyi kaptanın mı yoksa seyrüseferden anlamayan tayfanın mı yönetmesini istersiniz?”
Günümüz temsilî demokrasisinde kaptanı tayfa seçiyor ve tayfanın, kendi hakkında en iyi kararı verebileceği var sayılıyor. İyi karar verebilmek için zihin özgürlüğü, zihin özgürlüğü için de eğitim gerekiyor. (“Cahile beylik vermişler, önce babasını asmış.”) Eğitimsiz bireylerden oluşan kitlenin doğru karar verebilmek şöyle dursun, uygulamada kötü niyetli ve kurnaz kişilerin oyuncağı durumuna düşmesi de kaçınılmaz. Bu açıdan kadın ve erkek arasında hiç bir fark da yok. Kime yerinde kullanamayacağı bir hak verirseniz, dönüp dolaşıp o hakkın kendi aleyhine kullanılacağı bir durumla karşılaşacağınızı da bilirsiniz. Aynı nedenle, örneğin altı yaşındaki bir çocuğa genel seçimlerde seçme ve seçilme hakkı tanınmaz zira ya tüm bütçeyi çukulataya akıtır, ya da büyükleri nereyi telkin ediyorsa oraya oy verir; kişisel iradenin yine o kişi yararına kullanımından söz edemeyiz. Düşünmeyi ve çıkarımlarda bulunmayı düzgün biçimde öğrenememiş yetişkinler için de aynı durum geçerli.
Ülkemiz tarihi özelinde bu durum daha da derin biçimde kendini hissettiriyor. Kadınların tam anlamıyla seçme ve seçilme hakkına kavuşmasının yasalaşması 9 Aralık 1934. İlk uygulaması 8 Şubat 1935 tarihinde yapılan beşinci dönem milletvekili seçimlerinde oluyor ve o seçimde -elbette tek parti iktidarının uyguladığı bir nevi kotayla- 17 kadın meclise giriyor. Bu durum ilk bakışta kadın hakları açısından çok önemli bir kazanım ya da ilerleme olarak görülebilir oysa düzgün analiz, durumun tam aksi yönde ve sorunun aslında “kadın hakları” değil, “yetişkin hakları” olduğunu gösterecek.
1935 nüfus sayımı istatistiklerine göre, erkek nüfusun % 23.3’ü, kadınların ise %8.2’sinin okuma yazma bildiğini görüyoruz. Henüz “düzgün karar verme” aşamasına bile gelemedik; sadece okuma-yazmadan söz ediyoruz. Her on erkekten kabaca ikisinin, her on kadından sadece birinin okuma bildiği bir yerde demokrasiden söz etmek gerçek lüks.
Tam olarak bu nedenle, 9 Aralık 1934 “kadınların, haklarını söke söke aldıklarının tescillediği gün” değil, “kadına seçme ve seçilme hakkı verilmesi tarihi” olarak anılıyor ve yine bu nedenle, bir çok yerde günümüze kadar -etkisi gittikçe ve eğitim düzeyinin artmasına ters orantılı biçimde azalarak da olsa- süren, “Ağayı bağla, üçbin oyu cebine koy.” ya da “adamı bağla, eşinin oyunu da sende bil.” fiili durumu söz konusu ve bu da demokrasi önünde çok ciddi engel çünkü temelde yatan “özgür irade” fikri çöpe atılmış oluyor.
Günümüzde ne yazık ki çoğumuz, olayların ardında yatan tarihsel süreçleri ıskalayıp, sadece etrafımızda gördüğümüz anlık, “ne musibet varsa kadının başına geliyor” diyen fotoğraflara bakarak bir “kadın hakları sorunu” olduğunu düşünmek ve çıkarımlarımızı da bu fikir üstüne inşa etmek eğilimindeyiz ve tuzağa burada düşüyoruz; sorunun aslında çok açık biçimde “yetişkinlerin haklarının sömürülmesi” olduğunu tespit etmekten kaçınıyoruz. Kadının elan genel olarak “dezavantajlı birey” kabul edilmesine dair yargı ne yazık ki günümüz için doğru çünkü pratikte erkekler de haklarını yerinde kullanamazken, kadınlar haklarını erkekler kadar bile etkili kullanamıyorlar. “Kadınlara kağıt üstünde bir takım haklar verilmesinin” üstünden 85 yıl geçtikten sonra, %51’e yakınını kadınların oluşturduğu bir toplumda, “kadın evinde oturup çocuk büyütsün” diyen bir yaklaşımın seçimle gelerek ülkeyi yönetmesini sadece “kadın hakları” olarak tanımlanmış bir soruna indirgeyerek açıklayamayız. (“Özgürlüğün en büyük düşmanı, durumundan memnun kölelerdir.”) Öncelikle sorunu “kadın hakları” olarak tanımlamaktan vazgeçmemiz ve “cehalet sorunu” olarak düzeltmemiz gerekiyor. Ancak bundan sonra genel durumdaki iyileştirmelerin yanında, kadınlar ya da diğer dezavantajlı gruplar için yapılabilecekler düşünülebilir ve kadının “dezavantajlı” olarak tanımlanmasının artık hatalı olacağı bir dünyaya adım atılabilir. Cehalet toplum genelinde geriletilmedikçe, elbette bunun her türlü acısını önce dezavantajlı bireyler çeker ama geri kalanlar da nasiplerini hallice alırlar ve nitekim alıyorlar, alıyoruz.

Satranç özeline geldiğimizde: Satrançta kadınlara yönelik bir geçici destek olarak düşünülmüş “pozitif ayrımcılık” uygulaması var. Buna göre, sadece kadınların katılabileceği turnuvalar, liglerde mücadele eden takımlar için bir kadın, bir de “16 yaş altı kadın” oyuncu oynatma zorunluluğu ve yine sadece kadınlara özel ihdas edilmiş unvanlar var. Kadınlar erkeklerin oynadığı tüm turnuvalara girebiliyorlar ve erkeklerin alabileceği tüm unvanları da başarıları ölçüsünde alabiliyorlar. Kadın unvanlarını hak etme kriterlerinin, “erkek” (yani aslında genel) unvanlarına göre daha “light” olduğunu da eklemek durumundayım. Özellikle satranççı olmayan kadın arkadaşlarım, bunları duyunca ilk bakışta haklı olarak “Ne demek light unvan? Kadında da beyin var, erkekte de!” diyerek tepki gösteriyorlar. Tabii kadında da beyin var ve o beyni kullanmasına uygun çevresel şartlar oluşturulmazsa, o beyin yok hükmünde kalmaya mahkum olur. Yirmi yıldan fazladır mevcut olan bu uygulama, pratikte çok yararlı olduğunu gösterdi. Otuz yıl önce satranca başladığımda, üç milyonluk Ankara’daki kadın satranççı sayısı değil iki elin, bir elin parmakları kadar bile yoktu ve çok az kişinin aklına kızına satranç öğretip turnuvalara sokmak geldiği gibi, kız çocukları da tek başlarına bir sürü erkek çocuğun arasına karışmaya çekiniyordu. Günümüzde genç kadınların satranç oynamasının “çok normal” sayılması söz konusu; “normal mi?” diye sormayı bile düşünmeyeceğimiz günler de gelecek çünkü o genç kadınlar da çocuk sahibi olacaklar ve çocuklarının böyle bir fikir dünyası sahibi olmalarında çok etkili olacaklar. Bugün için dünyada ilk 100 sıralamasında bir kadın var. Ara-sıra ikiye çıktığı da oluyor. Ülkemiz “ilk yüz” listesinde ise şimdilik üç kadın görüyoruz ve bu üç kişiden biri de -bizim bayrağımız altında çok başarılı ve özverili şekilde mücadele etmekle birlikte- bu ülkede yetişmemiş, dolayıyla bizim sistemimiz ancak iki kadının ilk yüz arasına girmesine yeterli olabilmiş. Demek ki arzu edilen noktadan hâlâ oldukça uzaktayız ancak pozitif ayrımcılık uygulamasından önce bir kadın satranççımız “Kadın Uluslararası Usta” olduğunda kendi aramızda çok büyük bir bayram yaşamıştık; bugüne baktığımızda böyle unvanların alınması çok daha normal karşılanıyor.(Bunu, o unvanları daha yakın zamanda alan kadın satranççılarımızın başarılarını gölgelemek için söylemiyorum tabii. Hepsi çok büyük emekler harcadılar, çok çalıştılar ve hak ettiler, helal-i hoş olsun.)
Demek ki önce genel tarihsel sürecin neresinde durduğumuzu iyi belirlememiz gerekiyor: Azaldığı varsayılsa da, süregelen bir genel cehalet var ve bu cehaletin üstesinden kadın, erkek ya da çocuk diye ayırmadan gelmemiz ama bunu yaparken her bireyin dünyada tek olduğunu da unutmamamız gerekiyor. Erkek cehaletinin üstesinden gelebilmek için başka, çocuk eğitimi için başka ve kadın cehaletini ortadan kaldırabilmek için de daha başka yöntemlere gereksinim duyulması normal.
Biz satranç camiası olarak, pozitif ayrımcılığı sürecin içinde bulunduğumuz bölümünde faydalı olduğu görülmüş ve misyonunu tamamladıktan sonra kendiliğinden eriyip gidecek bir yöntem olarak görüyoruz ve yaşam pratiği de bu görüşümüzü destekliyor, yoksa amacımız işi “kadınlar gidip kendi kum havuzlarında oynasınlar” demeye vardırmak değil; aksine kadınları mümkün olan en yüksek temsil gücüyle aramızda görmek ve bunda da her geçen gün daha başarılı oluyoruz.
Bizim ilgilendiğimiz satranç disiplini kas gücü gerektirmediğinden böyle başarılı sonuçlar almamızın diğer disiplinlere göre daha kolay olduğunu düşünenler olabilir. Haklılık payı da bir yere kadar var. Öte yandan, beyaz yakalı pek çok işte de, eğitim yaşamında da aynı parametreler geçerli. Düzgün çalışmayan bir zihnin, ne ekonomik ne de toplumsal özgürlüğünden söz edilebilir.

Her alanda bugünden daha iyi yarınlar görmek istiyorsak önce cehaleti ortadan kaldırmamız gerekiyor. Cehaletin ortadan kalkması bilinçli kişisel kararlar, bilinçli kişisel kararlar da daha etkin bir demokrasi ve herkes için refah anlamına geliyor.

Kadın Hakları ve Satranç” üzerine bir yorum

  • Durum gösteriyor ki, yaptığı revizyonlardan sonra “efsane geri dönmüş”

    Yazıda dikkate değer bulduğum birçok konu var. Ama 1934 yılında kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildiğine dair fikri, çok değerli buldum.

Alper Ayvazoğlu için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumnlarınızı gerçek isminizle yazmanızı rica ederiz. Takma isimle yazılan yorumları üzülerek reddediyoruz.