Sessiz Yığınların Gölgesinde- Baudrillard ve Türkiye’de Satranç

Kendi üstünde ne türden bir iktidarın hakim olduğunu bilmeyen, hatta umursamayan bir kalabalıkla karşı karşıyayız. Baudrillard Sessiz Yığınların Gölgesinde adlı eserinde bu kalabalığı kitle olarak isimlendirmiştir.  Kitle, hayali bir gücün elinde düşsel bir gönderene ve simülasyon modeline dönüşmüştür. Kitle aynı zamanda süreç olarak bir ölümdür. Politika da onun içinde bir irade ve temsil etme gücü olarak eriyip gitmektedir. Artık yönetenin kim olduğunun ya da ne yaptığının bir önemi kalmamıştır. Bugün yönetimde olan kişiye övgü düzenler, yarın onun arkasından sövüp sayacaklar ve yeni yöneticiye övgüler sıralayacaklardır. Övgü ve küfürlerinse hiçbir anlamı yoktur. Onlar yalnızca akışkan söz kalabalığından ibarettirler. Kitle pasifleştikçe iktidar kendinden giderek daha çok emin olmuştur, ama iktidarın farkında olmadığı kendisinin de bir simülasyondan ibaret olduğudur.

Bugün ufak çıkarlarını korumak adına  şişirilmiş ve yalan bilgilere herkesin kulak tıkaması beklenmektedir. Ebeveynlerin çocuklarına tapınması üzerine kurulmuş sistemi devam ettirmek esastır.  Bu süreçte kimse ayağına basılmadıkça ses çıkarmaz. Birisi bağırdığında diğerleri sesi duymazlar. Çığlık onlar için gerçek bir ses değildir. Kitle simülasyonun hem öznesi hem de nesnesi olmayı başarmıştır. Kitle içinde her girişim boğulur, emilir, başka bir şeye dönüşür. Ben bunu Can İnce’nin hastalığı sırasında çok iyi gördüm. Sanal olarak Can İnce’nin rahatsızlığı haberi çok iyi yayıldı, ama ben dahil tek bir kişi Can İnce’nin hayatını kurtarmak için gönüllü olmadık. Çünkü satranççılar olarak biz bir aile ya da topluluk değiliz. Biz artık bir kitleyiz. Bir çeşit kara delik. Burada toplumsal olarak hiçbir şeyden söz edemeyiz. Ben artık böyle bir ortamda yer almak istemiyorum.

Bir dönem federasyon başkanlığını düşündüm, ama benim için bu bir hataydı. Satrancı şu an olduğundan daha saygın bir konuma getirebileceğime inandım. Aklımda olan onlarca projeyi uygulamak için bu bir fırsat olabilirdi, ama liyakatın esas olması düşüncesi ve ailevi nedenler beni bu fikirden uzaklaştırdı. Helenler (Yunan-İon Anadolu halkıdır) tapınaklarına “Kendini bil” yazmışlardı. Hatalarım oldu, bunu biliyorum. Şunu da belirteyim, Beyaz Atlı Prens lakabını hiçbir zaman kabul etmedim. Aristokrasiye elbette karşı çıkan birisiyim. Daha önce bu konuyu gereksiz bulduğum için hiç yazmadım, ancak artık Türkiye’de satranç dünyasından piknik satrancı dışında uzaklaşacağım için bu konuya değinmek istedim. “Kendini bil” umarım tüm eski, mevcut ve gelecek yöneticilerin akıllarında yer eder ve herkes özeleştirisini yapabilir.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumnlarınızı gerçek isminizle yazmanızı rica ederiz. Takma isimle yazılan yorumları üzülerek reddediyoruz.