Müdafaa’nın Çocukları ve Büyük Fikir

Bu yazıda, 1910’ların sonunda İzmir Rumları tarafından söylenen bir şarkı üstünden, tarihte ve günümüzde önemli neticelerini yaşadığımız olaylara, özellikle de bu tarihin az bildiğimiz kısmına, yakın Yunan tarihine göz atacağız.

Türkler ve Yunanlıların uzun bir ortak geçmişi var. Yaklaşık 700 yıl kadar iç içe yaşayan bu iki toplumun müşterek tarihleri I. Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı ve ardından gelen nüfus mübadelesiyle son bulmuş. Üstelik bu ölçekte bir nüfus değişimi dünyada ilk [ancak son değil. Bir çok farklı görüş açısına sahip kişilerden taraftar bulduğu gibi karşıt da bulan bu uygulama, II. Dünya Savaşı sonrası Fransız ve Almanlara da örnek oluşturmuş]. Sayılar çok kesin olmamakla beraber, Anadolu’ya göçen -kaba hesapla- 800.000 Türk’e karşılık 1.200.000 Rum Yunanistan’a gönderilmiş. Anadolu’nun nüfusunun o zamanlar 15 milyon ve Yunanistan’ın nüfusunun da 2.500.000 civarında olduğu göz önüne alınırsa bu değiş-tokuşun boyutları hakkında daha açık bir fikre sahip olmak mümkün olabilir. Kişisel görüşüm, kabaca “iyi olmuş” ya da “kötü olmuş” şeklinde dayanaksız bir eleştiriden değil, her şeyde olduğu gibi burada da olayları sonuçlarına bakarak yorumlamaktan yana.
Etkileri günümüze kadar süren “kronik” sorunları anlayabilmek için önce mübadelenin kendine, daha sonra da mübadeleyi “zorunlu” kılan şartları oluşturan tarihe bakmak isterim. Bizim taraftaki tarihi iyi-kötü hepimiz biliyoruz ancak piramit örneğini anımsatmak isterim: Bir piramide aşağıdan bakan biri ancak “bu karedir”, tam yandan bakan biri ise “bu üçgendir” diyebilirken, ancak her tarafını görebileceği yerden bakan biri onun bir piramit olduğunu görür.

Öncelikle “bizim taraf”: Aşağıda da değineceğimiz gibi, Yunanistan’da ve dış Helenlerde “μεγαλη ιδεα” (megali idea – büyük fikir, Yunanistan topraklarını Helenlerin yaşadığı her yeri kapsayacak şekilde genişletme ve başkenti Konstantiniyye’ye taşıma ülküsü.) 1970’lerin sonuna kadar sürdü. Mübadele gerçekleşmemiş olsa, bu fikre az-çok sempati duyan 1.200.000 kişi Anadolu’da oturmaya devam edecekti ve bu durum genç ve henüz kırılgan Türk bağımsızlığının ve toprak bütünlüğünün önünde devasa bir engel oluşturacaktı. Bu açıdan bakıldığında bizim açımızdan çok isabetli bir karar olduğu sonucu çıkabilir ilk anda ancak başka boyutları da var: Her şeyden önce karşılıklı olarak iki milyon insan evinden-yurdundan edilmiş. İki milyon irili-ufaklı trajedi demek bu. Saniyen, Ortodoks nüfusu neredeyse tamamen dışlayan (mübadelenin yalnız Yunanistan-Türkiye arasında olduğu yaygın bir yanlış kanıdır. Doğrusu, Türkiye, Bulgaristan ve Yunanistan arasında olduğudur) ülkemiz önüne hedef olarak “muasır medeniyetler seviyesine çıkmayı” koymuş ve yüzünü batıya dönmüşken, bir yandan da içinde ne kadar batılı unsur varsa kendi elleriyle söküp atmış, yüzyıllardır doğu masallarıyla uyutulan görece eğitimsiz bir topluluğa şapka giydirip Latin harfleri öğreterek çağı yakalamaya çalışmaktan başka, kendine çıkar yol bırakmamış. Nitekim doğu-batı çelişkisi Türkiye’de hala ve her geçen gün keskinleşiyor; aradan geçen bir asra yaklaşık zamana rağmen henüz bir senteze ulaşabilmiş değil. Bunların yanında, yüzyıllarca bu zorla göç ettirilen kişiler tarafından görülmüş olan bir çok iş sahipsiz kalmış, memleketimizin halkı bir çok mesleği sıfırdan öğrenmek zorunda kalmış. Bu durum uzun vadede iyi olsa da, kısa ve orta vadede bizi çok zora sokmuş ve zaman kaybettirmiş. Yine de Anadolu’ya gelenler açısından durum o kadar da kötü olmamış. O zamanın standartlarına göre genel olarak “eğitimli” sayılabilecek “muhacirler” etraflarında sevilmiş ve topluma uyum sağlama sorunları çok görülmemiş. Genellikle yaşamlarında başarılı da olmuşlar.

Şimdi “diğer taraf”: 2.500.000’luk Yunanistan için yeni gelen 1.200.000 kişi tam bir “felaket” olmuş. Günümüz verileriyle bakacak olursak, elan 72 milyonluk ülkemize 36 milyon kişinin daha gökten düşmüş gibi bir anda eklendiğini düşünebilir ve olayın boyutunu gözümüzün önüne daha net getirebiliriz.  Savaş sonrası zaten parlak durumda olmayan Yunan ekonomisi için bu durum, her iki boğaza bir boğaz daha eklenmesi, kişi başına düşen milli gelirin bir anda yarıya inmesi demekti. Hal böyle olunca, eskiden beri orada oturanlar, bu yeni gelenleri “ekmeklerini ellerinden alan kişiler” olarak görmüş ve “pek sevmemişler”. Bir de isim takmışlar onlara: “τουρκος σπορος” (turkos sporos – Türk dölü). Yeni gelenler Ege Makedonya’sına ve daha çok da Pire çevresine yerleştirilmişler. Üstelik her ne kadar Lozan Antlaşması’na göre bu yeni gelenlere, geldikleri yerdeki toprakları kadar toprak verilmesi öngörülmüşse de, ne Yunanistan’da o kadar toprak, ne de yeni gelenlerin başka varlıkları varmış. Pek çoğu, ellerine ne geçirdilerse onunla derme-çatma gecekondular yapıp oralarda yaşamak zorunda kalmışlar. Böylece toplum dışına itilmiş çok büyük bir “rebet” nüfusu oluşmuş. Toplum dışına itilen her topluluk gibi, onlar da alt kültürlerini oluşturmakta gecikmemiş.

İsterseniz şimdi şarkımızı dinleyelim. Şarkının adı “Τα παιδιά της Αμύνης” (Ta paidia tis aminis – Müdafaa’nın Çocukları) 1983 yapımı meşhur “Rembetiko” filmi bu şarkıyla başlıyor. (Bu film, “Fiddler On The Roof” müzikalinin gönlümdeki tahtını devirmeye namzet!)

Böyle dinleyince ne kadar güzel, ne kadar neşeli bir şarkı, değil mi!
Sözlerine biraz daha yakından bakalım ve görelim ne kadar tatlıymış…
(İngilizce çeviri bazı yerleri tam karşılamıyor. Ayrıca, komşunun dilini İngiliz’in dili üstünden anlamaya çalışmak saçma; iş yine başa düştü.)

Μια μέρα θα το γράψει η ιστορία
που έδιωξε από την Αθήνα τα θηρία
που έδιωξε βασιλείς και βουλευτάδες
τους ψευταράδες και τους μασκαράδες

Bir gün tarih yazacak

kurtulduğumuzu canavardan
kurtulduğumuzu krallardan ve politikacılardan
yalancılardan ve maskaralardan.
Και στην Άμυνα εκεί, όλοι οι αξιωματικοί
πολεμάει κι ο Βενιζέλος, που αυτός θα φέρει τέλος
και ο κάθε πατριώτης θα μάς φέρουν την ισότης
Ve Müdafaa’nın başında tüm subaylar var [Müdafaa’yı yazının devamında yakından tanıyacağız.]
ve [tüm bunlara] son verecek Venizelos çarpışıyor.
Tüm vatandaşlarla bize eşitlik getirecekler.

[İyi işte. Kraldan ve yalancı, maskara politikacılardan kurtulmuşlar, ne güzel. Neresi kötü bunun?]
Η Παναγιά που στέκει στο πλευρό μας
δείχνει το δρόμο στο νέο στρατηγό μας
τον ήρωα της εθνικής αμύνης
που πολεμάει και διώχνει τους εχθρούς

Bizim yanımızda duran Meryem

yeni generalimize yol gösteriyor.
Düşmanları kovmak için çarpışan
Milli Müdafaa’nın kahramanı.

Της Αμύνης τα παιδιά διώξανε το βασιλιά
και του δώσαν τα πανιά του για να πάει στη δουλειά του
τον περίδρομο να τρώει με το ξένο του το σόι

Milli Müdafaa’nın çocukları kralı sürdüler.
Koydular yelkenliye, gitti
başka yerde tıkınmaya ecnebi akrabalarıyla.
Έλα να δεις σπαθιά και γιαταγάνια
που βγάζουν φλόγες και φτάνουν στα ουράνια
Εκεί ψηλά, ψηλά στα σύνορά μας
τρέχει ποτάμι το αίμα του εχθρού

Gel de gör yukarı, gökyüzüne kadar

ateş saçan kılıçlarla yatağanları
orada yukarıda sınırlarımızda
düşmanımızın kanı nehir gibi akar. [Bu “düşmanımız” biz oluyoruz. Ne kadar sevimli, değil mi(!)]

Της Αμύνης τα παιδιά διώξανε το βασιλιά
Της Αμύνης το καπέλο έφερε το Βενιζέλο
Της Αμύνης το σκουφάκι έφερε το Λευτεράκη
Milli Müdafaa’nın çocukları kralı sürdüler.
Müdafaa’nın gururu Venizelos’u getirdiler.
Müdafaa’nın ön cephesinde duruyor Lefterakis [Eleftherios Venizelos]

Bir taraftan baktığımızda bu şarkıyı söyleyen kişilerin duygularıyla, 1974’te Türk ordusu Kıbrıs’a çıktığında orada yaşayan Türklerin hissetmiş olabilecekleri arasında, insani açıdan çok fark olmadığını düşünebiliriz. Oysa gerçekte olan bitenle, sıradan halkın anladığı genellikle farklı şeylerdir. Ortada bir savaş varken kimse çıkıp ulusal çıkarlardan, yayılma emellerinden, iktidar hırsından ve paradan söz etmez. “Vatan aşkına!” denilir ve halk cepheye gönderilir. Bu iş dünyanın hemen her yerinde böyle olduğu gibi, Türkler ve Yunanlılar gibi tez canlı halklar için iki kere böyle.

yunanizmirde
Yunanlıların bu şarkıyı söylediği megali idea‘nın en gösterişli günlerinde, Anadolu’da “Yunan Türk’ü esir almış. Şu feleğin işine bak!” türküsü söyleniyordu. [Sanki Yunanlılar Anadolu’yu hiç işgal etmemiş ve böyle bir olay yaşanmamış gibi, bu türkü geçmişte “Türk Yunan’ı esir almış” şeklinde de söylendi. Oysa ancak aşağılık karmaşasına sahip kişiler kendi milletinin tarihinden utanır. Tarih utanılacak bir şey değil, öğrenilip ders çıkarılacak bir şey.]

Pekiyi, Yunanlılara bu şarkıları söyleten tarihsel nedenler nelerdi?
30 Ekim 1918’de itilaf devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzaladılar.  [Biliyorum: Mektebi memlekette okuduysanız, ilkokulda bir posta (tarih dersi), ortaokulda bir posta (tarih dersi), lisede bir posta (inkılap tarihi dersi) ve üniversitede de bir posta (inkılap tarihi dersi) olmak üzere toplam dört kere okudunuz bunu ve artık beyniniz şişti ama yazının bütünlüğü açısından lazım; idare edin.] Böylece Osmanlı savaştan çekilmiş oldu ve ülkenin kaderi Sèvres görüşmelerine bırakıldı.
[İşte bundan sonrası pek anlatılmıyor ya da geçiştiriliyor bizde:]
Bu görüşmelerde her delegasyon ayrı telden çalıyordu. İtalya 1915 Londra Antlaşması ile karşı tarafa geçerken, Oniki Ada ve “eğer Osmanlı bölünürse” Antalya civarına kadar, varsayımsal olarak İzmir’i de kapsayacak şekilde toprak sözü almıştı ve buna dayanarak “İzmir ve civarı doğal olarak bizim!” tezini savunuyordu. Ancak 1915 yılında daha sonra, İngiliz dışişleri bakanı Edward Grey, Eleftherios Venizelos’a da, İzmir’i de içine alacak şekilde, “Anadolu kıyılarında geniş bir toprak parçası” vaat etmekte bir sakınca görmemişti!
Bölgede geniş yatırımları bulunan Fransa, -İzmir de dahil olmak üzere- Türkiye’nin toprak bütünlüğünden yana tavır koydu. İngilizler her zamanki gibi  kaşıklarını yanlarında taşıyorlardı. Bu durumdan kurtulabilmek için İzmir’in özel bir yönetime bağlanması fikrini ortaya attılar. İtalyanlar bu toprak parçasının kendilerine verilmesi konusunda ısrarcı davrandılar ve bölge kontrolünün Yunanlılara verilmesi konuşulurken yorum yapmayı reddettiler. Ancak daha sonra Venizelos taraftarları “Amanin! Bu Türk çeteleri oradaki Helenleri kesecek!” minvalinde çok yoğun bir propaganda kampanyası başlattılar ve diğer ülkeler de “oradaki Rum halkı kurtarmak için” geçici bir Yunan işgaline razı oldular. Böylece 1919-1922 arası İzmir Yunan işgali altında, fakat resmi olarak “özel idareye bağlı” kaldı ve hiç bir zaman Yunanistan’ın parçası olmadı. Yine de bu durum, Venizelos’un ne kadar “kurt” politikacı olduğu hakkında bir fikir vermeye yeter. Venizelos’u -ve dolayıyla Yunan halkı ve Rumları- bu günlere hangi olaylar getirmişti?

Venizelos
Yunanistan 1912-1913 Balkan Savaşları’ndan galip çıkınca topraklarını neredeyse ikiye katlamıştı fakat bir yandan da kendini çok zor bir uluslararası durumun içinde bulmuştu. Yunan işgali altındaki Oniki Ada’nın durumu belirsizliğini koruyor ve Osmanlı adalar üstünde hak iddia ediyordu. İkinci Balkan Harbi’nde yendikleri Bulgaristan da Sırbistan ve Yunanistan’a karşı intikam planları yapıyordu. Sırbistan ve Yunanistan arasında, bir Bulgar saldırısına karşı askeri ittifak antlaşması vardı ancak tehlike beklemedikleri yerden geldi: Ağustos 1914’te Arşidük Franz Ferdinand suikaste kurban gidince Avusturya-Macaristan, Sırbistan’a savaş ilan etti ve böylece I. Dünya Savaşı da patlak vermiş oldu.

Yunanistan da, Bulgaristan gibi savaşın başında tarafsız kaldı ancak savaşan taraflardan her ikisi de Yunanistan’ın kendi saflarında savaşa katılması için sürekli bastırıyordu. Tam bir İngiliz taraftarı olan Venizelos savaşa itilaf devletlerinin yanında girmeyi savunuyordu.  Öte yandan eğitimini Almanya’da yapmış ve Kayzer’İn kızkardeşiyle evli, Prusya militarizmi hayranı Kral Konstantin I, savaşı Almanların kazanmasını bekliyordu ve İngilizlerin donanmasına karşı duramayacaklarını bildiğinden, Almanya’nın yanında savaşa girilmese bile, tarafsız kalma yanlısıydı.

1915 yılında İngilizler, başlayacak olan Çanakkale Savaşı’na katılması karşılığında Yunanistan’a Anadolu’dan büyükçe bir toprak sözü verdiler. Bu fikri Venizelos destekledi ancak Kral ile fikir ayrılığına düşünce 21 Şubat 1915’te istifasını verdi. Mayıs 1915 seçimlerini yine Venizelos’un Liberal Parti’si kazanınca, hükümeti kurma görevi yine ona verildi. Eylül 1915’te Bulgaristan, Sırbistan’a karşı harekete geçince, Venizelos da karşı saldırı emri verdi ve İngiliz ve Fransız kuvvetlerini Sırbistan’a yardım etmek için Selanik’te üslenmeye çağırdı. Vakıa, müttefikler 22 Eylül 1915’te Selanik’e çıktı. Bunun üzerine Kral anayasaya aykırı şekilde, Venizelos’u görevden aldı ve parlamentoyu dağıttı. Bu anayasa ihlali, kralcılarla Venizelosçuların arasını ciddi biçimde açtı ve Liberal Parti Aralık ayındaki seçimleri boykot etti. Aynı ayda Fransızlar, Sırp ordusundan arta kalanların Selanik’e gitmek için bekledikleri Korfu Adası’nı Venizelos’un izniyle işgal etti.

Bütün bu olayların neticesinde, bir grup önde gelen liberal tarafından Selanik’te gizlice “Milli Müdafaa Devrimci Heyeti” kuruldu. Bu grup Venizelos’un liderliğini kabul etti ve Yunan ordusundaki subaylarla Girit Jandarmalarına yanaşmaya başladı.
Sonraki yıla geldiğimizde, resmi “Kralcı” hükumetler ülkenin tarafsızlığını korumaya uğraştılar ancak Mayıs ayının ortalarında Atina Merkezli resmi hükumet, hayati önemi olan Rupel Kalesi’ni Almanlara teslim etmek zorunda kaldı. Bunun üzerine itilaf devletleri yanlısı Venizelosçular sıkıyönetim ilan ederek ülkenin kuzeyini Kralın idaresinden pratikte koparmayı başardılar. Ağustos ayında Bulgarlar Makedonya’ya girdiler ve Atina hükumeti çok fazla direniş göstermeyince rahatça ilerlemeye başladılar.  Bunun sonucunda 6000 Yunan askeri teslim alındı ve esir olarak Almanya’ya gönderildi. Çok büyük zorluklarla alınan toprakların böyle kolayca elden çıkmış olması Yunan halkında infial yarattı. Bu sıralarda Nisan ayında Sırp Kralı’nın Selanikte bir sürgünde krallık hükumeti kurması, bu kentte 120.000 Sırp askerinin bulunması ve İtilaf Devletlerinin Selanik’te bir Sırp bölgesi oluşturma tehdidi, halkı Selanik’in büsbütün elden çıkacağı yönünde endişeye sevk etti.

17 Ağustos’ta Devrimci Heyetin Venizelosçu subayları, Venizelos’un kendinin karşı çıkmasına rağmen ayaklandılar ve Selanik’in kontrolünü ele geçirdiler. Venizelos da Girit’ten, Ege Adaları üstünden Selanik’e geçti ve vardığında Devrimci Heyet, iktidarı Venizelos’a devretti. 16 Eylül’de Venizelos bir hükumet kurdu ve böylece “Milli Müdafaa” iktidara gelmiş oldu. Ülkenin bölünmüşlüğü dokuz ay sürdü. 15 Haziran 1917’de, Venizelos verdiği bir ultimatomla Kralı, yerini ikinci oğlu Aleksandros’a bırakarak ülkeyi terk etmeye zorladı ve Kral ailesinin geri kalanını da yanına alarak İsviçre’ye gitti. Bunun üzerine Venizelos Atina’ya döndü ve Yunanistan hükumetinin başına geçti.

İşte şarkıdaki Milli Müdafaa’nın öyküsü kısaca(!) böyle.

Adı “Milli Müdafaa”. Selanik’te kurulmuş. Gizli. Monarşi karşıtı. Merkezi bir hükumetin varlığına karşılık, başkent dışında bir yerde kendi hükumetini kuruyor ve başarılı olarak Kralı sürgüne yolluyor.
Tanıdık geldi mi?

Yazıyı, şarkının Yorgos Dalaras yorumuyla noktalıyorum:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumnlarınızı gerçek isminizle yazmanızı rica ederiz. Takma isimle yazılan yorumları üzülerek reddediyoruz.